Sayfalar

- demaniz
- İnsanın kendi hakkında ne diyeceğini bilmesi için bu konuda ayrıntılı bilgiye sahibi olması gerekiyor. yani insan önce kendini tanımalı... ve bunun içinde ben kimim sorusunu kendisine sorup yıllarca sürecek bir kovalamacanın içerisine girmesi gerekli. açıkçası ben kendime bu soruyu şöyle adam akıllı maskelerimi çıkarıp, aynanın karşısına geçip soramadım.. Ayrıca bu iş için insana biraz da cesaret lazım... her yiğidin harcı değil anlayacağınız...

19 Kasım 2009 Perşembe
Özdemir İnce Sözün Bittiği Yerde
Böyle de yazsalar, yine de yazma kabızlığına uğrarlar, o zaman en iyi çözüm okur mektuplarına sarılmaktır, kafa patlatmaya ne hacet ! İki laf ekleyip “çok yakın dostum” ya da “sevgili dostumdan aldığım mektubu sizinle paylaşmak…” diye başlayıp belki de yüzünü bile anımsayamadıkları birinin yazısıyla o günü kurtarırlar…
Misal; Özdemir İnce, Hürriyet, 25.03.2009, Bir dostun Doğu Anadolu’yla ilgili seçim gözlemleri…
Fazla uzatmadan bakalım hangi gerçeklerden şimdiye kadar bihabermişiz!
—
Bir dostun Doğu Anadolu’yla ilgili seçim gözlemleri
DOĞU ve Güneydoğu’yu çok iyi tanıyan, TRT kökenli, tamı tamına 40 yıllık bir dosttan bir mesaj aldım. Birlikte okuyalım:
“Bugün Doğubayazıt’ta idim. (6 Mart 2009 tarihli) köşe yazını Manolya Pastanesi’nde okudum. O arada DTP’nin sarı kırmızı boyalı seçim otobüsü davullu zurnalı folklor müziği çalarak sokaklarda dolaşıyordu. 20 yıl önce de bu coğrafyada 2 yıl görev gördüm. Görevin vesilesi ile Van-Doğubayazıt ve Yüksekova ile çok sıkı temasım oldu. Öte yandan, 1993-94 yıllarında da Doğubayazıt ve Iğdır ile yakın temasım oldu. Resmi ve özel sıfatla yöre halkıyla ilişkiler kurdum. Kısacası bu coğrafyada part time olarak bile olsa 7 yıl yaşadım ve halen yaşıyorum. Sana yerel seçimlerle ilgili gözlemlerimi yansıtmak istiyorum:”
—
Tanımadığımız dostların yazdıklarına öncelikle inanmamız için o dostun cebinde en az on kitapla ve son volume kadar açılmış kulaklar ve şahin gözlere sahip biri olduğu aktarılır. TRT kökenli oluşu en eskilerden (muhtemelen Uğur Dündar’ın zamanından) kalan bir duayendir o. Bilgedir de, atar tutar diye 40 yıllık dostluğu ekleyivermiş. İnsan bu kadar yıllık dostuna en içten, önyargısız düşüncelerini yazar değil mi? Tamamdır, çok doğru bilgileri okumak üzereyiz…
İlk paragraf size de komik geldi değil mi? 40 yıllık dostunuz size mesaj gönderiyor ve ilk yaptığı şey “bölgeyi nasıl yakından tanıdığını ispat etmek oluyor”. Tarz da bir rapor havasında yazılmış. Demek ki 40 yıllık yakın dostla şimdiye kadar nerede görev yaptığı üzerine hiç konuşulmamış! Dostluklarının yakınlığından kıl kapıyoruz…
Sonra bölgeyi yakından tanıyan dostun 20 yıl önce (1989 yılında! Çatışmalar daha başlamamış) iki yıl görev yaptığını öğreniyoruz. Sonrakiler ise “yakın ve çok sıkı temas” dediği ve anlaşılamayan, muğlâk şeyler oluyor. Sonuç olarak (komik ama gerçek) part time 7 yıl yaşamış olduğunu iddia ediyor. Biz yine de iki yıllık görev süresinde tüm bölgeyi avucunun içi gibi bildiğini, yöre halkının tuvaletteyken bile neler düşündüğünü bilen biri olduğuna inanıyoruz.
—
Bütünüyle Doğu Anadolu’ya baktığımızda, 29 Mart yerel seçimleri için belirlenen Belediye ve Özel İdare il genel meclis üyelerinin birçoğunun bu görevin ehli olmadıklarını, mahalli halkın yararını düşünmediklerini, sadece bağlı oldukları iktidar veya siyasi partinin militanı gibi hareket ettiklerini görüyorum.
—
Part time görev yaptığı yerleri hatırlayınız; Doğubayazıt ve Van-Hakkâri-Yüksekova. Toplam; İki il ve iki ilçe. Ama “bütünüyle Doğu Anadolu’ya baktığımızda” diye bir cümleyi kasıla kasıla kullanabiliyor. “Özel İdare il genel meclis üyelerinin” bu işi part time yaptıklarını ve asıl mesleklerinin parti militanlığı olduğunu öğreniyoruz. Bu cümleden dağa erzak taşırken ya da ortalığa mayın döşerken yakalandıklarını tahmin edebiliyoruz.
—
Kuşkusuz yerel seçimlere aday gösterme son derecede önemlidir. Özellikle belediye meclislerine aday gösterilirken, mutlaka en iyisi bulunmalıdır.
Mahalli sorunları iyi bilen ve mahalli halktan yana olan insanlara bu gibi görevler verilmelidir ki, halkın kendi kendini yönetmesinden söz edilebilsin ve halka demokrasi geleneği yerleşsin. Batı’da, örneğin Fransa, İngiltere, Almanya, İsveç ve Hollanda’da birçok politikacı yerel meclislerden yetişir. Öte yandan adayların kalitesi aynı zamanda seçim sonuçlarını da önemli oranda etkilemektedir.
—
Dikkat ettiyseniz, “cahil cühela Kürtlere” demokrasi dersi verilirken nedense yerleşmiş demokrasisi ile Türkiye’nin batı kesimleri değil de, Avrupa ülkeleri örnek gösteriliyor. Adam haklı, aynı şey Kayseri’de de var, Çankaya’da da…
—
Ancak Doğubeyazıt’ta ve Van-Hakkari-Yüksekova üçgeninde işin esası hiç de böyle değildir. Örneğin Doğubeyazıt’ta çöp sorunu var, kanalizasyon sorunu var, su sorunu var, hava kirliliği sorunu var. Hal böyle iken bu yıl 29 Mart’ta yapılacak yerel seçimler öncesi adayların hiçbirisi yapacağı hizmetten, bu sorunlar için ürettiği projelerden söz etmiyor. Adaylar Türkiye’deki olaylar ve sorunlar üzerinden siyaset yapıyorlar. Dolayısıyla seçmen kimi ya da hangi partiyi seçeceğine bu şekilde karar vermek durumunda. —
Evet, öğreniyoruz ki, Kürtler sadece demokrasiden “d”sinden değil, üstüne üstlük belediyeciliği “b”sini bilmiyorlar. Tek bildikleri yalancılığın “y”si. Ortalığı bok götürüyor, hava yok, su yok, kalkmışlar utanmadan siyaset yapıyorlar, daha doğrusu siyaset yaptığını sanıyorlar.
Asıl benim takıldığım yer, adayların hizmet ve projelerden söz etmemesi. Ben daha çocukken bu adam orada iki yıl görev yaptı diye bölgeyi iyi bildiğine laf etmedik, lakin bu adamın Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan biri olduğuna kesinlikle inanmam. Kendimden o kadar eminim ki, size bunu hemen ispatlayabilirim. Açın bir haber programını ve yaklaşık on dakika bekleyin, kesinlikle yorumculardan biri bu seçimlerin genel seçim havasında olduğundan, Erdoğan ve Baykal’ın yerel hizmetlerden hiç söz etmediklerinden, Kılıçdaroğlu’nun bile Mitingde konuşturulmadığından kesinlikle bahsedeceklerdir. 15 yaşında birinin bildiği bir şeyi bizim dost bilmiyor. Ya da mevzu Kürtler olunca atış serbest oluyor.
—
DTP hakkında Anayasa Mahkemesi’nde açılmış bir kapatma davası vardır. Ağrı-Yüksekova-Hakkari ve Iğdır’daki Kürt vatandaşlar açısından, sırf bu kapatma davası sebebiyle, DTP kimi aday gösterirse göstersin bu mağduriyeti için çok oy alacaktır. Çünkü DTP kendisine karşı haksızlık yapıldığını dile getirmektedir. Keza hükümetin basınla tartışmaya girmesi ve yandaş olmayan basına vergi vs. gibi baskılar uygulaması, iki yıldan bu yana önemli bir sivil açılımın olmaması ve Avrupa Birliği reformlarının rafa kaldırılması da, yine DTP’ye yaramaktadır.”
—
“Madem bu adamlar “b”den anlamıyorlar, o zaman neden oy alıyorlar” sorusunun cevabını bize sunuyor sevgili dostumuz. Gariban muhabbeti yapıyorlarmış da ondan. Biraz önce izlediğiniz o haber programını birkaç dakika daha izlediyseniz, yorumculardan biri AKP’nin bu seçimlerde mağdur rolü oynayamadığından mutlaka bahsedecektir. Ama konu Kürtler olduğu için halkımızın temiz duygularını sömürenler bu defa DTP’liler oluyor. AKP verdiği hiçbir sözü tutmadığından yada devletin Kürtlere siyasi temsil hakkını çok gördüğünden bahsetmek yerine, her nedense mağdurmuş gibi davrandıklarını söylüyor.
—
Arkadaşımın yazdıklarıyla benim bu konuda yazdıklarım kesinlikle çelişmiyor. AKP’nin şaibeli seçim yatırımları konusunda yaptığı gözlemler de benim yazdıklarımı yalanlamıyor.
Sonuç: CHP ile MHP’nin ve öteki partilerin bu bölgede herhangi bir ağırlığının bulunmaması onların ayıbı değil. Bir ayıp varsa, onu, bölge halkının zayıf vatandaşlık ve yurttaşlık bilinci ile tarikat, cemaat ve etnikçilik hastalığı yaratmıştır. Bulaşıcı ve insanın ilkellik dönemine özgü bir hastalıktır!
—
İşte en şaşalı yere geldik. Emin olun, sadece üç beş cümle yetmez, bu son bölümü açıklamaya, hatta ne kitaplar, ne kitap dizileri, ne de üniversitede bu konuda kurulacak bir kürsü. Kısacası sözün bittiği yer işte burası.
MHP gibi devletin paramiliter faşist gücü, 80 yıl boyunca varlığını inkâr ettiği bir halktan oy alamamasının nedeni, o halkın “etnikçilik hastalığıymış“. “Şu lanet Kürtler işte böyle iğrenç bir halktır“. Kendisine her gün küfreden insanlara oy vermiyor. Ne kadar garip değil mi? Aynı zamanda ağlamakla gülmek arası bir yer burası.
Ve CHP… Devletin, resmi ideolojinin partisi. MHP’den fazlası var, eksiği yok. Söylenecek laf da yok.
Eğer sen devletsen vatandaşını eğitmek de senin görevin, korumak da. Eğer bir sorun varsa önce silahı copları kafalarda patlatacağına, halka bir sor; derdin nedir senin?
Sonra eğer vicdanın varsa biraz düşün, aynaya bakamayacaksın bir daha…
demaniz@gmx.net
Asi Dizisi ve Aleni Servet Düşmanlığı
Özal bize serbest piyasanın gerçek (vahşi) versiyonunu hediye ettiğinde, yanında çok amaçlı/kullanımlı rekabet, bol narsisizmli bireysellik, doymak bilmez tüketim manyaklığı vs. de eşantiyon olarak verilmişti. Zaten ne olduysa ondan sonra oldu. Sosyal Darwinistlerin de katkısıyla “İnsan”-lıktan çıkıp”Tüketici”-liğe evrilmiştik, tabii ki ahlak anlayışımız ve hayallerimizle birlikte… Mesela eskiden Yılmaz Güney‘in etkisiyle Türk sineması tarihinde yer eden gerçekçi filmlerindeki gibi köylüler hakları, toprak reformu için savaşmıyorlardı artık. Onun yerine “Sıla” dizisinde olduğu gibi batının rasyonel kafasına sahip olan modern ağalar bizzat kendileri halka özel mülkiyetlerini armağan ediyorlardı! Buna benzer şeyleri görmeye alışınca “böyle şeyler sadece filmlerde olur” demeye başladık…
ASİ DİZİSİ
Önce bir itirafla başlayayım… Asi dizisini izlemeye başlamamın nedeni, ne kapitalizmin üst yapıya nasıl şekil verdiğini görmek, ne de bunun popüler kültüre yansımaları tetkik etme isteğiydi… Asi’nin müptelası olmamın gerçek sebebi, ilk defa başrol oyuncusu Asi’yi gördüğümde, ağzımdan dökülen “aman Allahım bu yaratık gerçek mi?” şaşkınlığı oldu. On dakika kadar sonra kendime geldiğimde, tanrının yeniden erkeklere tek gerçek hediye olarak güzel kadınları yarattığına kani oldum.
Bu dizi Asi adını dünyanın en geçerli bilimsel teorisi olan yerçekimine inat edip, Antakya civarında tersine akan nehirden alıyor. Zaten Asi dizisinin jeneriğinde herkesin tersine/geriye doğru hareket etmesinden bu nehrin diziye olan etkisini hissedebiliyorsunuz. Asilik bu dizinin bünyesinde epey bir yer etmiş görünüyor.
Sadece ölü balıklar akıntıyla aynı yönde yüzerler(*) atasözünde olduğu gibi, yaşayan her canlıda asilik saklıdır. Zaten Anarşizmin en büyük teorisyenlerinden biri olamasa da, en iyi eylemci adamı olan Bakunin insanın bu özelliğine özel bir vurgu yapar; İnsan, Âdem ve Havva’dan itibaren başkaldırır… Bu yüzden insanlık tarihi aynı zamanda isyanlar ve devrimler tarihidir.
“İnat ve başkaldırıyı” bırakıp, asıl mevzuumuz olan “aşk ve gurur”u ise sonraya saklayarak, önce dizinin jönünden başlayalım. Adı Demir ama kendisi iki de bir gurur yapsa da ne çok sert ne de katı, tersine dünyalar iyisi bir insan. Asıl çelişkisi ismi ile kişiliği arasında değil, mesleği ile kişiliği arasında. “Zengin ama iyi”… Bu çelişki sadece Asi dizisine ait değil, görebildiğim kadarıyla hemen her dizide çok zengin olup da, aynı zamanda çok iyi olan karakterler var. “Aaa bunda ne var” demeyin, zengin ama iyi olunamayacağını ben değil, çoğu insana göre Kapitalizmin babası sayılan Adam Smith söylüyor. Bir kapitalistin ilk hedefi Akdeniz değil, kâr maksimizasyonudur. Yani para manyaklığı… Zaten Demir’in zenginliği gayet gerçekçi bir şekilde rahmetli eniştesinin tefeciliğinden geliyor.
Zengin olan daha fazla kâr elde etmek için önündeki tüm engelleri kaldırması gerekir. Ve o engellerden önde geleni ise maalesef ahlaktır. Eski Türk filmlerinde olduğu gibi zengin olan gerçekte acımasızdır, tüm konsantrasyonunu işine verdiğinden hayatın geri kalanıyla arası bozuktur ve bu yüzden biraz insanlıktan sıyrılmıştır. Acımanın kendisine çok para kaybettirdiğini gördükten sonra kafasını duvarlara vurup kişilik değiştirendir. Aynı zamanda fırsatçıdır, gördüğü yerde tereddüt etmeden üzerine atlayandır. Ve nihayetinde rasyoneldir, yani akılcı. Rasyonel olması ise duyguların (âşkın) ve içgüdülerin şiddetli bir şekilde bastırıp kontrol altına aldığı anlamına geliyor.
Burada vurgulanması gereken şey; rasyonel kişinin âşık olma ihtimali hayli düşük olmasıdır. Zira bana göre aşk; esas büyüsünü mantığa karşı verdiği savaşta, duyguların denetimini ele geçirip bilince hükmetmesinden alır. Aşk mantığa karşıdır. Hatta sadece karşı da değil, bizzat onun en büyük düşmanıdır…
Rasyonel/zengin kişinin âşık olma ihtimalini azaltan diğer bir faktör ise aşkın nedenidir. İnsan neden âşık olur’un üç nedeninden birisi; sığınma ya da başka bir deyişle güvenlik ihtiyacıdır. Zengin olan genelde narsisizmin tepelerinde dolandığından pek de sığınma ihtiyacı hissetmeyendir. Hatta ona sorsanız size sığınmanın basitlik/korkaklıktan olduğunu söyler. O kendisini güvende hissetmek için rasyonelliğinden yararlanır; işine şansa bırakmaz hemen sigorta yaptırır, en az kendisi kadar hırçın ve tutkulu bir ekip kurar vs.
Sonuçta kapitalizmin yarattığı fırsatları! değerlendiren ve böylece açlıktan burjuvalığa geçiş yapan jönümüz ve ailesini karşı diğer bir anarşist teorisyen olan Proudhon şöyle der; Mülkiyet hırsızlıktır. Şimdi Smith ve Proudhon’nun yalan söylediğini varsayalım. Demir ve kuzeni Kerim zengin ama aynı zamanda iyi insanlardır, ne de olsa Asi dizisi sonuçta bir kurgu. Ama gerçek hayatta böyle kişilikler (iyi insanlar) holdinglerini en fazla üç ay bitmeden (saflıklarından dolayı) batıracaklardır…
Gelelim en şatafatlı bölüme; Gurur ve aşk dilemmasına…
Gurur genelde sıcakkanlı (İtalyan, Kürd, Türk, İran vs) toplumlara özgüdür, ki bunlar da genelde feodal ya da tarım toplumlarıdır. Sanırım gurur toplumsal değerlerin dışına çıkmayı engelleme görevi görüyordu. Ayrıca gururu kaybetme korkusu (saygıyı yitirme) bir çatışma veya anlaşmazlık durumunda kaçınmayı ya da saklamayı gerektiriyordu.
Ama Kapitalizmin yasaları ahlak gibi gurura da kırar (zira Weber’in izahıyla şiddet tekeli artık sadece devlettedir ve intikamı/adaleti devletin yasaları yerine getirir). Demir’in dizide Arap olması gururlu olması için bir gereklilik olsa da, zengin biri olarak eğer kapitalizmi içine sindirmişse, bunun anlamı gururdan da kısmi anlamda feragat etmiş olması demektir.
Ama biz yine bunun da koca bir yalan olduğunu ve çocukluğunu fakirlik içerisinde geçirmesinden dolayı gururunu parasına karşın koruyabildiğini varsayalım. Bu durumda da karşımıza aşk-gurur çatışması çıkar.
Şöyle ki; Aşk içseldir ve sonradan toplum tarafından öğretilmez. Gurur ise tersine içgüdüsel değil, tıpkı rasyonel akıl gibi toplum tarafından verilmiştir, yani dışsaldır, öğretilmiştir.
Sevgi safhasından aşk safhasına geçildiğinde, aşk duygular imparatoru olarak çoktan aklı yenerek bilinci ele geçirmiştir. Yani âşık olunduğunda akıl ya da rasyonel düşünce devre dışı kalmıştır. Aşk durumunda verilen kararlar ve akla gelenlerin mantık ile hiçbir ilgi ve alakası yoktur. Buradan şu sonuca ulaşıyoruz; aşk ve gurur karşı saflarda yer tutar ve birbiriyle mücadele ederler…
Sadece zengin olan değil, aynı zamanda gururlu olanın da tüm bu nedenlerden dolayı âşık olması son derece zordur. Demir ise bunların ikisine birden sahip, bir yanda paralı diğer yandan gururlu. Ama yine de âşık olabiliyor ve daha da ileri giderek bu aşkı sürdürebiliyor.
Siz şöyle düşünebilirsiniz; aşk ölüme bile meydan okuyabiliyor, paraya veya gurura mı yenilecek? Elbette değil. Ama Demir gibi birinin aşkı guruna karşı sürdürmesi imkânsızdır. Bu son cümleyi okuduğum şeylere dayanarak değil, bizzat gerçek hayatta yaşadıklarımdan yola çıkarak söylüyorum. Aşırı gururlu bir arkadaşın (Heval’in) Tuba adındaki kıza olan aşkına bizzat şahitlik yapmış ve aşkla gururun birlikte yürümeyeceğine kendi gözlerimle görümüştüm.
Unuttuğumuz şey; ölüme meydan okuyan tek şey aşk değildir, bunu gurur da yapabilir…
Ve gurur da aşk kadar güçlüdür….
Ve gelelim dizinin başrol oyuncusu Asiye’ye, yani Tuba Büyüküstün’e, daha doğrusu dünyanın en güzel yaratığına… Ona ne laf söylerim, ne de söyletirim… Onun hakkında sadece şairler bir şeyler söyleyebilir ama sadece güzelliğine methiyeler düzmek şartıyla…
(*) Nur tote Fische schwimmen mit dem Strom
demaniz@gmx.net
Aşıklardan Obama Geyiği
—çoktan başladı bir tanem, aslında soluk alıp verirken dikkat ettiysen, çoktan yemin ettiğini anlardın.
— ay ne alakası var?
—hava temizlendi, ortalıkta karbondioksit falan yok.
— benimle yine dalga mı geçmiyorsun sen?
— niye dalga geçeyim güzeller güzeli, adam gelir gelmez, çevre sorunlarına el attı herhalde.
— yok, canım, o kadar da hızlı değildir.
—hızlıdır hızlı. Hem de o kadar hızlıdır ki yarın işe gitmeme bile gerek kalmadı.
— ay ne diyorsun sen, saçmalama, niye gitmiyorsun işe?
— aşkım nasıl olsa ekonomik krizi üç beş güne kalmaz, ortadan kaldırır. Rahat güzel bir iş bulurum. Dur, bari iki gün evde rahat edeyim.
— nerden biliyorsun adam hemen ekonomik krizle uğraşacak, önce Guantanamo’yu kaldıracakmış.
—Guantanamo dediğin bir hapishane, hemen kaldırın der, kaldırırlar ortadan. Zaten Küba’da, iki bomba salladın mı uçaklardan oldu bitti. ABD başkanı eline balyozu alıp teker teker duvarları yıkacak değil herhalde.
— ay öyle de, ne bileyim ben, yapar eder bu adam ama galiba ekonomik krizi o kadar hızlı ortadan kaldıramaz.
— yapar yapar. Aklıma ne geldi biliyor musun? İş aramaktan da vazgeçtim. Kendi işimi kurayım anasını satıyim.
— hayda, sen gerçekten benimle dalga geçiyorsun.
— yoo, ben çok ciddiyim. Uluslar arası ticaret yapacam. Bakma bana öyle. Bak anlatayım da dinle; şimdi İran’la barışmayacak mı bu adam. O zaman İran’dan ambargo kalkacak. Kimse uyanmadan gidip en ucuzundan halı almak lazım, gemileri yükliyecem, New York limanına boşaltırım hepsini.
— Kafan hiç çalışmıyor. Bir de benle o kadar dalga geçiyordun.
— niye ki ne?
—bence İran’dan halı alacağına Irak’tan hurma al. Zaten çekecek askerleri Irak’tan. Biliyorsun gıda sektörü her zaman daha sağlam.
— iyi de gülüm canım peteğim, Amerika’da kim hurmayı ne bilsin, ne yapsın? Amerikalıları hurmaya alıştırana kadar Bush’un diğer oğlu başkan olur. Irak’ı da kesin tekrar bombalarlar, hurmalar elimizde patlar.
— ay hem Obama her şeyi başaracak diyosun, hem de gelecek dönem Bush’un oğlu kazanacak diyosun. Vallaha bence büyük kızı başkan olacak yaşa gelene kadar Obama başkan kalır.
— tamam, haklısın da, ben bu cumhuriyetçilere hiç güvenmiyorum. Al Gore’ alevere dalevere ile nasıl kumpasa getirdiklerini biliyorsun. Kennedy’i de azraille nasıl tanıştırdıklarını hatırlıyorsun. Unutma; iyi adamlar fazla yaşamaz.
— ay saçmalıyorsun yine, Bush’tan kim ne kötülük gördü ki, onun partisinden de görsün. Ben cumhuriyetçilerden korkmuyorum. Korktuğum şey çok başka bi şey.
— neden korkuyorsun sevgulüm?
— uzaylılardan
— ne? … vallaha haklısın. Bak bu benim aklıma hiç gelmedi. Yanında ben varım güzelim, herkesi ham etseler de sana ellerini süremezler, onların ışın kılıçlarını alırım, onların ta… neyse hadi gidip yatalım, yarın iş bizi bekliyor.
— sen sabahtan beri benimle dalga mı geçtin yine?
— yok aşkısı yok, hadi yatağa hadi. Obama’nın balonu yakında patlar, patlama sesinden herkes şok olacak zaten, sen hazırlıklı dur bari…. Vay be, Amerikan topluma bu kadar battı mı ki, kendilerine bir Afrikalıdan kurtarıcı yarattılar… ulan gerçekten kapitalizm sorun üretmiyor, bizzat kendisi sorun…
demaniz@gmx.net
AKP = Burjuvazi, Burjuvazi ≠ Demokrasi
Ama bu sürecin nasıl yaşandığını nedense es geçtiler. Burjuvazi güçlendiğinde sanıldığı gibi hemen aristokratların kıçına tekmeyi vurup kapı önüne koymadı. Aslında Burjuvalar aristokrasiden iğrenmiyorlardı, tam tersine bu elit kesimin en büyük hayranlarıydılar. Onlara benzemek için eminim o dönemde estetik cerrahı bulsalardı, hiç düşünmeden bıçak altına yatarlardı. Paraları, malları, mülkleri, yatları, katları, hizmetçiler hatta metresleri bile vardı ama yine de “batsın bu dünya” diyorlardı, zira hem devletin hem toplumun gözünde züppelerden farksızdılar. Ne yaptılarsa devlet yönetiminde ve toplumda hak ettiklerine inandıkları saygınlığa, güce erişmek için yaptılar. Verdikleri mücadele hiç de devrimci özellikler taşımıyordu. Ve o muhteşem güce eriştiklerinde karşı-devrimci olmak, bir kedi gibi monarşik devletin kanatlarının altına saklanmak için bir dakika bile düşünmediler.
Batılılara daha fazla laf etmeden, iğneyi bırakıp çuvaldızı elimize alalım ve 1980 senesinden itibaren TC sınırları içinde olanlara bir bakalım;
Türk aristokratları Ankara’daki tüm hâkim tepeleri tutmuşlar ve en iyi tertibatla, ağır silahlarla konuçlanmışlardı. Yargıtay’ından, Danıştay’ına, Ordusundan YÖK’üne, Anayasa Mahkemesinden Talim Terbiye Kuruluna, Cumhurbaşkanlığından Tüsiad’ına kadar devlete ve topluma hükmedecek, yönlendirecek tüm kurum ve kuruluşlara.
Laik devlet, laiklikte ısrarlıydı ama İslam’la da pek bir sorun yaşamamıştı. Hoş, laik olmadığını şempanzeler bile biliyordu. Aristokratlar “işimize taş koymayın, bize karışmayın” diyordu ve susuyordu. Türk-İslam sentezleri yapılıyordu hatırlarsanız.
Ve Burjuvalarımız… Refah Partisinde “yenilikçi kanat” diye adlandırıldıklarında ayırt edici özellikleri Adil Düzen’den haz etmeyişleriydi. Onlar hayranı oldukları kapitalizmin fotoğraflarını kalplerinin üzerindeki ceplerinde saklıyorlardı. Neyse ki AKP’yi kurdular da saklamayı bıraktılar. Akıllarına koymuşlardı, taşrada gelişen burjuvazinin temsilcileri olacaklardı.
AKP’’nin ateşle imtihanı iktidara gelmesiyle başlamış oldu. Bir süre sonra “öhö öhöö” sesini duyduklarında esas duruşa geçip tekmil vermek istemiyorlardı. Onların suçu günahı neydi? Aristokratlara benzemek, onların yerinde olmak tek istekleriydi. Hâkim tepelerden uyarı ateşi almadan palazlanmak, at koşturmak istiyorlardı. Seslerini çıkardıklarında ise “irticacı” oluyorlardı. Bir yolunu bulup aristokratların ayağını kaydırmak lazımdı, ama nasıl?
Güneş batıdan doğmuştu, Avrupa Birliği müzakerelerini hatırlayıp atladılar işin içine. Çözüm Liberal Demokrasi’de saklıydı. Özgürlük, Demokrasi hikâyeleriyle yasalar değiştirilecek ve AB’ye uyum sağlanacak, hâkim tepelerdeki kurumların yetkileri ellerinden alınacaktı. Kendilerini aralarına almayan aristokratların yasal güçlerini yeni yazacakları Anayasa ile kırpacaklardı.
Özgürlüklerin önünü açmaya çalıştıkları sırada kendi bindikleri dalı kesen Nasrettin Hoca salaklığına düştüklerini fark ettiler. Onlar aristokrasiye değil, aristokratlara karşıydılar. Eğer aristokratların elindeki hâkim tepeleri AB bombalarıyla ortadan kaldırırlarsa, kendilerinin aristokrat olma hayali de suya düşecekti. Akıllarını başlarına topladılar ve Avrupalı dedeleri gibi aristokrasinin önde gelenlerinden ordu ile anlaşıp kanatları altına usulca sığındılar.
Anlaşma 28 Şubat’tan hemen sonra oldu. Çağdaşlığa uygun şekilde internetten muhtıra aldılar ve Dolmabahçe Sarayında aristokratların lideriyle uzlaşma sağladılar. Sivil Anayasayı askıya aldılar, Kürdlere karşı tam şiddet politikasında birleştiler, AB sürecini durdurdular, Milliyetçi söylemi güçlendirdiler.
Seçimlerde akıllarına gelen her taktiği kullanarak %47 oy aldıklarında başladılar hâkim tepeleri ele geçirmeye. Ne de olsa orduyla anlaşmaları halen yürürlükteydi. Hemen hukuk, eğitim ve yönetim cephelerini ardı ardına açıp atağa geçtiler; Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi başkanı, YÖK başkanı derken memlekette başkanlık bırakmadılar. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna müdahale ettiler, Yargıtay’ın yapısını değiştirerek gücünü bölmeye çalıştılar. Ve en son eğitim sisteminin beyni olarak kabul edilen Talim ve Terbiye Kuruluna müdahale ettiler.
Velev ki bu kadar hızlıydılar, türban sorununu da halletmeleri gerekiyordu. Ama aristokrasi sadece ordudan ibaret olmadığını ve hukuk cephesinden halen sağlam mevziler kaldığını göstermeye çalışan öteki aristokratlar, seksen yıllık birikimleriyle Anayasa Mahkemesinin önünde, hınzırca gir gülüşle kapatma dilekçesi ellerinde bekliyorlardı.
Oyunu kazanacaklarını sanırlarken yeniden köşeye sıkışmışlardı, aristokratların piyonları, atları, filleri, kaleleri hamleler yapmış, şah çekmişlerdi. Aristokratların ayağını yeniden kaydırmak gerekiyordu ama lanet olası muz kabuğu neredeydi?
Kısacık ömrüne fethullahçılığı, gazeteciliği, ajanlığı, hahambaşılığı sığdırmış firari bir eşcinselin elindeydi o muz. Sekiz yıl önce polis sorgusunda yediği muzun çürümüş olduğuna bakmadan hemen başına üşüştüler. Dalgalar onuncu sefer sahile vurduğunda kendilerini yeniden bindiği dalı kesmeye çalışan Nasrettin Hoca gibi hissetmeye başladılar. Bir taraftan üzerinde durdukları devlet yıpranmaya başlamış, diğer taraftan işin ucu Fethullaçılara, CIA’e dolayısıyla kendilerine dokunmaya başlamıştı.
Sonuç: Deli tosundan akıllı buzağı olmaz…
demaniz@gmx.net
İsrail Oyun, Gazze Ölüm
Bu oyun çok iğrenç, hem de öyle bir oyun ki bu eğlendirmiyor, tersine vahşet saçıyor. Oyunun kuralları ABD tarafından konuluyor, geri kalanlar ise sürekli ebe oluyor. Onlar bankadaki hesaplarında bol bol sıfırlar eklerken diğerleri kan reva içinde kalıyor.
Son Oyun başlamadan önce…
Sovyetlerin yıkıldığı günlerdi, ortaokuldaydım. Belki o günlerde Uzakdoğu dövüş sporlarının müptelasıydım ama aynı zamanda siyasetten de yavaş yavaş inceden haz almış ve politik gelişmeler ilgimi çekmeye başlamıştı.
Yarım yüzyıldan fazla süren soğuk savaştan, önce nezle olan Sovyetler, sonra zatürye olmuş ve en son hakkın rahmetine kavuşmuştu. Kapitalist batı medeniyeti tüm varlığını Sovyet düşmanlığı üzerine inşa ettiğinden Sovyetlerin yıkılmasına önce naralar atarak sevinmişti, zira o zamana kadar oynanan oyunu onlar kazanmıştı… Ama hemen arkasından tahmin edilemeyen soru işaretlerinden oluşan bir şok hissedilmişti. Mesele şuydu; şimdi ne olacaktı?
Ortalıkta düşman yoktu!
Yaşamaları için en çok üç şeye ihtiyaçları duyuyorlardı: Hava, su ve bir adet düşman. Ortada milyar dolarlarla ifade edilen koca bir silah sanayisi vardı, şimdi hepsi iflas mı edecekti? Ya dünyaya özgürlük getirme ideolojisi ne olacaktı? O olmazsa batı medeniyetinin koca orduları ne halt edecekti? Ve daha da önemlisi nasıl azgeliş-tiril-miş ülkelere karşı “kene”rolü oynayacaklardı? Ne de olsa Totalitarizmin altında ezilen uluslar şimdi özgür sayılırdı. Diktatörlerin yönettiği ufak tefek ülkeler vardı ama onları zaten kendi imalatlarıydı.
Kendilerini ekonomi yerine Fukuyama’nın da desteğiyle kültür ile tanımlamaya başladıkları anda dinin önemimi fark ettiklerinden olsa gerek, artık yeni oyunun düşmanı da hazırdı: İslam. Herkes bir anda ABD’nin kendine düşman olarak İslam’ı seçtiğini söylemeye başladıklarında aklı başında olanlar bunu absürt, saçma salakça ve hatta aptalca bulmuştu, zira daha El Kaide’nin temelleri atılmamıştı. O zamana kadar birlikte çalıştıkları, irili ufaklı, boş örgütlerden oluşan bir düşman bu yeni oyunda oynayamazdı ve dolayısıyla ebe de olmazdı. Ama oyunun hazırlıklarına başlandı, Başkanları yaptığı açıklamalar ile Müslümanlar tahrik etmeye başlandı, gizli servisleri İslamcı örgütleri el altında destekledi, gazeteleri televizyonları Müslümanlara atıp tutar oldu. Bir anda yeni bir örgüt kurulamayacağı için sadece çatı örgütü olarak El Kaide ismi anılmaya başlandı. Ve en son 11 Eylül’de işi sağlam kazığa bağladılar.
Bush’un üzerine bu yeni elbise terzisinin elinden çıkmış gibi tam oturdu. Hem petrolcü hem dindardı. Bir taraftan haçlı seferleri diyor, diğer yandan Irak’ın petrollerinin rezervlerini duyunca heyecandan titriyordu.
Yeni düşmanla birlikte artık batılılar rahat bir nefes alabilirlerdi: Silah sanayileri tam hızında yeni teknolojik devrimler yapabiliyordu, orduları ülkeler işgal ediyor ve dünya halklarına özgürlük götürmeye devam edebiliyorlardı. Her şey tastamam görünüyordu.
Hamas’ın oyuna alınması…
Aslında El Kaide’yi sonradan kendileri için Müslümanlardan yaratıp oyuna almışlardı ama ondan çok önceleri, 1980li yılların sonlarında küçük Siyonist kardeşin de kendince eğlenmesi için Hamas Filistinli Müslümanlardan yaratmışlardı. Zira emperyalist büyük ağabeyi Sovyetlerin destekledikleri Arap solcuları ve milliyetçilerine karşı savaşmak için Hamas’ın ağabeyi olan Müslüman Kardeşler örgütüyle birlikte oynuyordu. Yani o zamanki Ortadoğu oyununda iki gurup vardı. Birinci grubu Emperyalist ağabeyle arkadaşı Müslüman Kardeşler ve Siyonist küçük kardeşle onun arkadaşı Hamas oluştururken, ikinci grubu Sovyetler ile Arap solcu ve milliyetçileri oluşturuyordu. Yani Müslümanlarla iki kardeş can ciğer arkadaştı, yedikleri içtikleri ayrı gitmiyordu.
Hamas o zamanlar kendini hayır işlerine adamıştı, Filistin Kurtuluş Örgütüne karşı olsa da topla tüfekle işi pek olmazdı. Paracıklar ABD destekli Suudilerden geliyordu, onlar da Gazze’de hayır adına ne varsa Okullar, Hastaneler, Camiler vs dikiyorlardı. Böylece Filistinli gençler ellerine solcuların silahlarını almak yerine camiye gidip dua ediyor, hastaneyi aşevlerini görünce kendini İslam’a adıyordu. Keza Filistinli solcu ve milliyetçilerinden bunalıma giren Siyonist kardeşin başı daha az ağrımış oluyordu. O yıllarda Siyonist kardeş radikal İslamcılar ne yaparsa izin veriyor, solcu ve ulusalcıları apar topar cezaevine atıyordu, tabii ki sağ kalırlarsa.
Gel zaman git zaman derken Sovyetler soğuk savaştan kaptığı zatüryeden öldü. Öldü ölmesine de Filistinli solcu ve ulusalcıları hala akıllanmamışlardı, özgürlük eşitlik diye bağırıyorlardı. Bu anda Siyonist kardeşin milletin kafasını koparması için birkaç nedene ihtiyacı vardı. Solcu ve ulusalcılar onlara kafa koparmak için yeterince uygun ortam sunmayınca ve yeni düşman İslam olunca bütün yük Hamas’ın başına yıkıldı. Siyonist kardeş artık eski dosta şöyle diyordu; “Hamas yeni görevin, eğer kabul edersen demiyorum -ki mecbursun buna, artık sadece Filistinlileri bölmek ve pasifleştirmek değil, onları öldürmek için neden olacaksın”.
Ancak küçük bir sorun vardı: Takvim yapraklarında 1993 senesi yazdığında hala halkın sadece % 15’i hak yolunda Hamas’ı destekliyordu, gerisi halen gâvurların peşinden yürüyorlardı. İş bu sebeple Hamas’ın biraz süslenip cilalanması gerekiyordu. Kahraman olmaları için önce 400 kadar şiddete bulaşmamış Hamas taraftarları sürgüne gönderildi. ABD ve İsrail’in BM’de ki çabalarından sonra bunlar kahraman olarak ülkelerine geri döndüler. Sırada F.K.Ö’nün gözden düşürülmesi gerekiyordu, hemen kollar sıvandı ve bu örgütle yapılan Oslo Anlaşmasına sadık kalınmayarak Yahudi yerleşimcileri için yeni yerler açılmaya devam edildi. Hiçbir olumlu adım göremeyen Filistinliler Hamas’a doğru kaymaya başladılar. 2001 yılında saldırılarla Filistin topraklarının alt yapısı ve ekonomisi saldırılarla birlikte kapıların kapanmasıyla da çökertilerek Hamas’ın sosyal hizmetlerine doğru yönlendirildi. Ve Hamas’ın radikal tavrı , canlı bombalar, şehitlerle destanlaştı. Sene 2006 da bölünmüş diğer gruplara karşı Hamas oyların %47’sini alarak başa geçti.
Hamas oyunda ebe olunca…
Eskiden F.K.Ö’ye karşı oynadığı oyunları bu kez Hamas’a karşı oynadı. Emperyalist ağabeyin katkılarıyla AB’den gelen paralar kesildi, kapılar kapatıldı, verdiği sözler antlaşmalar unutuldu ve Filistinliler Siyonistleri değil birbirini öldürmeye başladı, Hamas her ağzını açtığında teröristlikle suçlandı. Hamas’ın radikalleşmesi onlara yaradı, çünkü Filistinlileri öldürmek için artık nedenleri vardı: Terör…
İşte bu yüzden sadece Ortadoğu’dan değil, Latin Amerika’dan, Asya’dan, Afrika’dan binlerce milyonlarca Tatar Ramazan çıkmalı ve elini masaya vurup bağırmalı “Ben bu oyunu bozarım”
demaniz@gmx.net
Alman Biraları Küreselleşme Karşıtı mı?
Eğer Çin başbakanının kendi halkına “süt için” tavsiyesinden Almanya’da peynir kullanan bir dönerci, fiyatların yükselmesinden dolayı olumsuz etkileniyorsa artık kapitalizmin kaçınılamayacak olmanın yanında, ilerlemiş yeni bir sürecinde de yaşadığınızın anlamına geliyor. Tüm ulusal ekonomiler birbirilerine karşı olan ithal-ikameci düşmanlıklarını unutup içice geçmiş ve hatta durumu abartıp diğerleri ile kaynaşmış durumda. Sonuçta Komünistler belki tüm ülkelerin işçilerini birleştiremediler ama düşmanları kapitalistlerini birleştirdi.
Kapitalizm yeni evresine büyük ve güçlü firmalar olan ÇUŞ’lar, yani çok uluslu şirketler, sayesinde geçebildi. Hep daha fazla büyüme, para kazanma isteğiyle yanıp tutuşan Maneger’lar tayfası Bangladeş’in herhangi bir köylüsüne hiçbir engelle karsılaşmadan ulaşma isteği yüzünden dünyanın yeni sistemi onların istediği biçimde şekillendi.
Seri üretim yapan fabrikalarında ürünlerini doyumsuz bir kitlenin hevesle beklemesi gerekiyor. Doyumsuz kitle kendini tok hissetmeye çalışırken onlar milyonlarca doları cebe indirmenin gururunu yaşıyorlar. Ve tapındıkları sistemin temelinin rekabet olduğunu unutup küçük firmaları sinek gibi ezmeye çalışıyorlar. Zengini daha güçlü, fakiri daha gariban yapan bu yeni düzenin çarklarını acımazca ve daha da kötüsü büyük bir hevesle taşıma suyla döndürüyorlar. Çark döndükçe sistem işliyor, sistem işledikçe Kapitalizmin çıkısında olduğu gibi farklılıkları siliyor ve her şeyi birbirine benzetiyor. Yerel değerler kayboluyor ve kendisinin evrensel, üstün olduğunu iddia ettiği değerlerini kabul ettiriyor. Dünyanın tüm şehirleri gibi yaşam tarzları da birbirine benzetiliyor. İnsanlık tarihinde oluşumu on binlerce yıl sürmüş, her biri bir diğerinden güzel olan yerel kültürler kapitalizmin rasyonel, utilarist ve sosyaldarwinist düşünce yapısına yenik düşüp, dünya çölleşme arifesindeyken, bir çiçek gibi solup tarih sahnesinden çekiliyorlar. Dünya, kapitalistlerin hevesle söylediği gibi, Küreselleşme ile artık küçücük bir köy. Ama bu köyde herkes aynı elbiseyi giyiyor, aynı traktör markasını kullanıyor, aynı şekilde tarhana çorbasını pişiriyor.
Alman kültürü ve yerellik
Dünyanın biraya en meraklı halkı olan Germenlerin memleketinde başından beri kapitalizm biraz farklı işliyor. Bu halk komşuları ve yakınındaki ülkelere nazaran kapitalizme geçişte gecikmelere uğraması ve dolayısıyla birlik konusunda sürekli sorunlar yaşaması şimdiki yaşamında da kendini gösteriyor. Eyaletlere bölünmesi, Avusturya ve İsviçre’de farklı ulusal kimliklerin oluşması gelişen kapitalizme rağmen Ulus-devlet sürecinde Almanların yerelliğe karşı yenilgisini gösteriyor belki de. Kapitalizmin ilerlemiş olmasına karşın halen şivelerin güçlü varlığı bunun başka bir kanıtı olsa gerek. Almanlarla muhabbeti ilerlettiğinizde Elazığ-Malatya çekişmesine benzer şeyler duyunca Ego-Zentrismus’un sadece ulusal boyutta olmadığını görebiliyorsunuz. Alt kimlikler varlığını güçlü şekilde sürdürünce yansımaları gündelik hayatta da kendisini gösteriyor. Almanya’da çoğu kişi bu yüzden olsa gerek kendi bölgelerinin bira markalarını tercih ediyorlar. Bu bölgesel yurtseverlik ya da ‘Partikularismus’ olarak adlandırılıyor.
Küreselleşmeye eleştirisel pencereden baktığımızda onu tek tipleşen amerikan hayat tarzının dayatılması olarak tanımlamak ve yerelliği de bunun karşıtı olarak anlamak gerekiyor. Yerel ile küresel karşıt anlamlar yüklenince aralarında dialektigi çağrıştıran bir mücadele var oluyor. Almanlar yerelliklerinin sembolü olan biralarıyla küreselleşmeye ve dolayısıyla tek tipleşmeye karşı bilinçsiz hareketleri ile direniyorlar.
Almanya’nın Bira Kültürü ve Küreselleşme
İnsanın temel gereksinimi olan su Almanya’da bira ile yarış halinde. Bira su kadar çok tüketiliyor ve alman erkekleri için en az onun kadar değerli. Bira hayatın neredeyse vazgeçilmezi olunca onu kampuslarda ve bazı işyerlerinde kolanın yanında bulabiliyorsunuz.
Gelişmiş bira kültürüne sahip bir ülkede yaşamanın zorlukları da var. Mesela Türkiye’de bira siparişi çok kolay veriliyor; “garson bana bir bira” ile işin içinden çıkabiliyorsunuz, ama aynı cümleyi alman memleketinde söylediğinizde “hangi çeşit bira” sorusu sizi bekliyor. Türkiye’de satılan biralar “pils” (pilsen) olarak adlandırılıyor ki adını ilk üretildiği yer olan Çek Cumhuriyeti’nin Pilsen şehrinden alıyor ve birçok çeşidin (altbier -yıllanmış bira-, kölsch -Köln birası- v.b.) yanında arpa yerine buğdaydan yapılan “Weisen Bier” kendini gösteriyor. Arpa ile buğday ekmekleri arasındaki tat farkı kendini birada da kanıtlıyor.
Küçük bira firmalarının Küreselleşme çağında devlere karşı direnmesi basit bir şekilde tüketici alışkanlıkları kavramı ile açıklanabilinir. Ama almanlar kendi bölgesinin biraları dışında haber almada da yerellikten yana tercihlerini kullanıyorlar. Ulusal gazeteler daha çok dış haberleri veriyor. Belediye başkanının söylediklerinin ya da eyalet parlamentosunun kararları en az federal Almanya’nınkiler kadar önemli bulunuyor.
Asıl soru şu; tüketici desteğine rağmen nasıl oluyor da küçük firmalar büyüklere karşı Kapitalizmin acımasız rekabet ortamında ayakta kalabiliyorlar? Cevap; onların taktikleriyle savaşıyorlar. Onlar gibi ürün çeşitlemesine gidiyorlar. Hemen her marka pils ve weisenbier’nın dışında dunkel (koyu bira), export, kristal ve meyveli (ekseriyetle greyfurt, limon v.b) biralarını farklı büyüklükte ki şişelerde pazarlıyorlar. Şehrin çoğu bilbordlarını kiralayıp, eşantiyon dağıtıp ve bununla da yetinmeyip yerel medya ile anlaşıyor, reklâm yapmaktan da eksik kalmıyorlar. Almanya’da yerellik Küreselleşmenin dayattığı Amerikan yaşam tarzına karşı direniyor, bizim için her ikisi de “batılı” ve dolayısıyla birbirinden çok az farklı olduğu halde.
Amerikan yaşam tarzına karşı tek başkaldırı (bunu bilinçsiz yaptıklarını belirtmeme gerek yok) yalnız biraları değil, hemen arkasındaki ikinci cephede çok yakından tanıdığımız ve tüm ihtişamıyla döner geliyor. Döner bira kadar şanslı değil, zira kuvvetli bir rakibi var. Amerika’nın Fastfood devleri dönercilerle olan savaşında aldığı yenilgilerden belini doğrultamayınca her seferinde imdatlarına büyük alman medyası bozuk döner eti haberleri ile yetişiyor.
Başrolünü Antony Giddens’in oynadığı üçüncü yol trajedisi sosyal demokrat tiyatrolarda Tony Blair’in desteğiyle halen Küreselleşmeye övgüler yağdırarak oynanmaya devam ediyor. Bunlar halen Küreselleşmenin yerel kültürleri yaygınlaştıracağını da savunuyorlar. Her şeyin batılı tarza uydurulduğunu görmek için sanırım internetin başına geçip Google Earth’den dünyanın son haline kuş bakışı bakmak yeterli. Eğer yerel kültür’den sadece ‘döneri’ kastediyorlarsa o zaman iş başka.
Almanya’da dönerci lokantası dayatılan yaşam tarzına karşı savaşan inanılmaz bir kahraman. Tek başına tüm cephelerde savaşıyor. Amerikalıların ekmek arası köftesine karşı döneriyle, kolasına karşı ayranı ve pizzasına karşı lahmacun ve pidesiyle. Dönerin işgal planı Almanya’da başlayıp önce okyanusa sonra da Akdeniz’e doğru harekete geçti, batı tarafının tüm ülkelerinde kendini gösterdikten sonra yönünü doğu Avrupa’ya doğru döndü. Cepheden son gelen haberlere göre Ukrayna piyasası kapanmak üzere.
Döner sadece lokantalarda kendini ispatlamakla kalmadı, tıpkı bira gibi kampuslarda de hak ettiği yeri aldı.
Madalyonun diğer yüzünü çevirdiğinizde döner-bira mücadelesi pek de umutlar vaat etmiyor. Son yıllarda çoğu küçük bira isletmeleri iflas etti(rildi). Taze bira yapan restoranlar mücadeleye devam ediyor. Aynı şey döner fabrikaları için de geçerli. Büyük firmaların oluşturduğu oligopol piyasaların kar marjının, ekonomiye daha olumlu katkısının olacağını düşünen alman devleti az üretim kapasitesine sahip işletmelerin kapanmasından yana.
Yerelleşmenin Küreselleşme ile yok olup gittiği bir zamanda, her bölgenin kendi kültürünü kaybettiği bir süreçte alaman’nın biraları kapitalizmin hastalıklarına karşı hala direniyor.
Her zaman hamburgerin yanında kola yerine dönerin yanında soğuk bir kristal bira ile direniş çağrısını sürdürmek gerekiyor.
demenan@gmail.com
2 Ocak 2009 Cuma
Burası Türkiye
“Burası Türkiye” diyenler ikiye ayrılıyor. İlk kesim bunu “lan” kelimesini sonuna ekleyerek kullanıyor ve “akıllı ol” tadında hafif tehditlerle süslenerek servis ediliyor. Müşterisi ise genelde demokrasi, özgürlük, etnik köken, eşitlik ve benzeri kavramları çokça kullananlar oluyor. İkici kesim ise “Burası Türkiye”nin başına “ya” sonuna da genelde “kardeşim” veya “dostum” ekleyerek kullanıyor ki daha çok muhabbet kıvamında ortaya çıkıp,“niye şaşırıyorsun, Türkiye’de olan hiçbir şeye beni şaşırtmaz “ tadında hafiften ağabeylik kokuyor. Bunların müşterisi ise genelde “ya inanmıyorum ya” ve ya daha amiyane bir tabirle “o ha, o ha” diyenler oluyor.
Konumuz muhabbetten öte ciddi bir siyasi içeriğe sahip olsa da, Türkiye’de olanlara şaşırmak için büyük bir hevesle beklesek de, bize zorla kanıksatmalarından dolayı her şeyi “normal” çerçevesine oturtmamıza isyan ederek, ben de “Burası Türkiye”yi ikinci kesimdekiler gibi “ya” ünlemiyle kullanıyorum. Olası yanlış anlamaların önene geçmeyi kendine temel amaç olarak belirlemiş bu kısa ön açıklamadan sonra tüm kudretine rağmen bizi şaşırtmayan mevzulara gelelim.
Stalin’den geriye kalan ve soğuk savaşın baş aktörü olan Sovyetler tarihin kara sayfalarına oto bibliyografisini yazıp bitirdikten sonra, televizyon ekranlarında gevezelik etmeyi kendilerine meziyet sayan gırla politik analizci artık sağla sol arasındaki farklar siyah-beyaz yerine koyu siyah-siyah arasındaki fark kadar olacağını söylüyorlardı. İdeolojilerin mezarlarında Fatiha okumayı tavsiye edenlere İlk tepkim “hadi lan oradan, siz atmasyoncuların önde gidenisiniz” demek olmuştu. Ancak sadece düzenin bol makyajlı siyasi partilerini de içerse sonuçta kendi aralarındaki farklar kayboldu, onlarca defa estetik ameliyatı olan mankenlerin birbirine benzedikleri gibi onlar da birbirine benzediler. Seçimler arifesinde o partiden şu partiye geçenleri görünce “Ya burası Türkiye” diyorum ve susuyorum.
Mevzunun köklerine inmek gerektiğini düşündüğümde aklıma köfte geliyor. Çiğ köfte ne kadar bildiğimiz köfteden farklıysa, temsili demokrasi de o kadar bildiğimiz demokrasiden farklı. Vekiller işin içine girince insan her dört yılda bir sadece kendine söz verildiğinde bir kâğıt parçasına mühür vurup sandığa atmakla pasif bir apolitik öğeye dönüşüyor. Seçilenler de bir dahaki seçimlere kadar har vurup harman sallarken, mahsulün bir kısmını medyada iyi borazan çalanlara veriyorlar. Zira sonuçta halk umurunda olmasa da onların oylarına muhtaçlar. Oy seçilmek için köftenin baharatları kadar önemli. “ya burası Türkiye” diyorum ve ağlamaklı oluyorum.
Televizyoncular reyting uğruna ne kadar iğrençleşiyorsa oy peşinde olanlar da bir o kadar iğrençleşiyor. Açılım olimpiyatlarına katılmış sporcular gibi birbiriyle yarışıp duruyorlar. Açılım üstüne açılım, gazetelerin manşetleri süslemekten öte kulaklarımız arka arkaya o kadar çok duyuyor ki her zaman olduğu gibi birden anlamsızlaşıyor. Türkçü ve İslamcılar daha Çorum’u, Maraş’ı, Sivas’ı ve diğer katliamlara tek laf etmeden, Alevileri nasıl aşağıladıklarına görmezden gelerek, yüzüne bol bol boya ve pudra sürüp makyajlı halleriyle sahneye atlayan mankenler gibi, medyada “Alevilere para verelim, Dedelerin maaşları, Cem evlerinin elektriği bizden” dediklerinde “ya burası Türkiye” demekten başka söyleyecek bir şey aklıma gelmiyor.
Açılım olimpiyatlarında aslında benim favorim Deniz Baykal. Olimpiyatsa en hızlı ve hırslısı o. Onlarca defa kendisine doping iğneleri yaptırmış gibi. Makyajsa en çok boyayı o sürüyor, en lüküşü o. Daha dün türbana karşı elinde belgelerle mahkeme mahkeme dolaşıp başvurmadık yer bırakmadığını tam unutuyorken, kara çarşaflılara gururla parti rozetini taktı. Gazete sayfalarında Baykal’a geçici hafıza kaybı yaşadığına dair doktor raporu haberini gözlerim ararken yeni bir açılımını öğrenme şerefine nail oldum; etnik kimlikler kendini gururla ifade etmeliymiş. Sendikalarla yaptığı yeni açılım ve proleterlere göz kırpışları, sevmediği Karayalçın’ı Ankara’dan aday göstermesi, arkasından tüzük programının değişimi için kongre yapılacağını duyduğumda “biri bu adamı durdursun” dedim. Kemalizm ile tüm bağlantılarını koparmış çılgın bir Türk gibi koşuyordu. Neyse ki duruldu, kendine geldi ve bize “ya Türkiye burası” dedirtti.
“Ya burası Türkiye” dedirten başka bir mesele ise siyasilerimizin Kemalizm’den istemeden aldıkları jakobenlikleri. Komünizm’in memlekete getirilmesi gerekiyorsa, onlar varken lanet olası işçilere ne oluyor! Onlar varken hiçbir konuda halka laf etmek hadlerine düşmez. Misal bu ülkenin bir Kürt sorunu varsa onlar gayet makul bir şekilde çözerler. Ne güzel 24 saat yayın yapan bir TRT kanalı var. Varsın devletin diğer bir organı olan Meclis’te Kürtçe “bilinmeyen bir dil” olarak kalsın ama var işte. Hem kanal daha dün kuruldu, Vekillerin haberi olmayabilir bu kanaldan, istirham ediyorum, onları mazur görelim arkadaşlar…
21 Aralık 2008 Pazar
CHP'nin Açılımsızlığı
İşte tam bu anda AKP kendisini ortadan kaldırmak için can hıraş bir şekilde mücadele ederken Baykal muhteşem bir zamanlamayla ortaya atladı. Önce eskiyi sineye çekip Karayalçın'ı Ankara'dan aday gösterdi ve bizi şaşırttı. Sonra Kemalizm'in kendisine düşman olarak seçtiği kara çarşaflıları rozetleri taktı. Bununla da yetinmedi, Kürtlere göz kırpmaya başladı. Etnik kimlikten Üniversitelerde kendi dillerini yaşatmak için kürsülerin kurulup bölümlerin açılmasına kadar bir dizi insanlıktan söz etti. Sonra sözü sendikalara getirip emekçilerle elele tutuşmak için ağzında birşeyler geveledi...
Haklı olarak birileri çıkıp Baykal kendisini yeniliyor, büyük değişimler yapacak, acaba Gorbaçov olabilir mi? diye sordu. Baykal çok az insanın kafasında soru işaretleri eklemeyi becerse de çoğu kimse ona inanmadı.
Ve soru işaretleri ile dolu olan zihinler dün CHP'nin olağanüstü kongresinden sonra rahatladı. Tüm bu değişimlerin üzerine program ve tüzük için kurultay yapılınca "Baykal gerçekten birşeyleri değiştirecek, samimi" diye düşünülmeye başlandı. Herkes CHP'den devrim tadında kararlar beklerken kurultaydan geriye sadece Başkan'nın daha faşizan niteliklere sahip olmasını sağlayan kararlar çıktı. Genel Sekreterlik kurumu bile ikinci adam pozisyonundan çıkarılıp bir yazışma memurana dönüştürüldü.
Sovyetlerin yıkılmasından sonra solla sağ arasındaki fark epey kapanmış, takiyeler ve günlük pragmatist taktiklerle iş götürülmeye çalışılmıştı siyasi partiler tarafından. Her biri vaad eddiği değişimlerin hiç birini gerçekleştiremediler...
Toplum bunalıma sürüklendiğinde zamanın ruhuna uygun olarak herkes bir değişim, kurtarıcı beklerler. 2001 krizinde Derviş gelmiş ve bizi kurtarmak için reform üzerine reform yapmıştı. Ama hiç bi şey başaramadı. Sonra toplumu değişim vaadeden AKP geldi. Onun şimdiki halini görüyoruz. Ve en son kısık sesiyle de olsa, sadece iki üç haftaya da sığdırsa CHP.
Derviş'in Dünya Bankasının adamı olduğunu biliyorduk ama o kurumun kapitalistlerin dünyayı sömürmesinin bir aracı olduğunu es geçtik. AKP'nin burjuva hayalleri kuran, din destekli, ucuz açgözlülerden oluştuğunu biliyorduk ama demokrasi ve değişime inanmadıklarını es geçtik. Ve CHP. Onun da Kemalizmin yegane savunucusu, otoriter, milliyetçi olduğunu biliyorduk ama Baykal'ın on yıllardır süren kişiliğini es geçtik.
Toplumu sıkan bu faşizan baskıcı yönetimlerden kurtulmak için hep yanlış yerlerden umut bekledik. Eğer siyasi partiler değişim için mücadele ediyorlarsa buna "sözde değil, özde inanmaları" gerekiyor. Ucuz politik taktikler yerine, üç beş oy daha fazla almak için MHP'nin Alevi açılımı yada AKP'nin Edirne'deki rakılı sofraları sonuçta sadece insanı aptal yerine koyuyor. Alevi katliamlarını kimlerin yaptıklarını yada Belediyelerin içkili yerleri kapatmasını es geçmek yine bizi aynı sonuca götürüyor: Hayal Kırıklığı.
Düşüncelerini tamamen sakatlık olarak tabir etsem de sözde değil özde olan partiler de var. Liberal Parti bunlardan biri. Liberalizme sonuna kadar inanan bu insanlar gerçekten serbest piyasayı oluşturmak için çalışabilirler. Sonuçta yine hayal kırıklığı hasıl olursa bunun nedeni ucuz politik zigzaklar değil, inançlarının, düşüncelerinin yanlışlığıdır.
Sonuçta gerçek değişim hiçbir zaman sistemin içinde gelmez. Obama gibi değişimler sistemin sadece sürdürülebilirliğine katkı sunmaya çalışır ve sistem kendisini var eden temelini kaybetmeden kalır. Ona biraz makyaj yapıp, allayıp pullayıp kafa karıştırır. Eğer bu son ve söylenenlere göre yüzyılın en büyük krizinden insanca çıkmak için gözler ABD'den Yunanistan'a çevrilmeli. Gerçek değişim orada, hem de tüm çıplaklığıyla insanı cezbeder halde....
14 Aralık 2008 Pazar
Krizle Gelen Yeni Güne Merhaba!
Sovyetlerin yıkıldığı günlerdi, ortaokuldaydım. Belki o günlerde uzakdoğu dövüş sporlarının müptelasıydım ama aynı zamanda politikadan da yavaş yavaş inceden haz almış ve politik gelişmeler ilgimi çekmeye başlamıştı...
Yarım yüzyıldan fazla süren soğuk savaş Sovyetlerle birlikte tarihe karışmıştı. Kapitalist batı medeniyeti tüm varlığını sovyet düşmanlığı üzerine inşa ettiğinden sovyetlerin yıkılmasına önce naralar atarak sevinmişti... Ama sonra arkasından tahmin edilemeyen bir şok hissedilmişti. Mesele şuydu; şimdi ne olacaktı ? Ortalıkta düşman yoktu! Ortada milyar dolarlarla ifade edilen koca bir silah sanayisi vardı, şimdi hepsi iflas mı edecekti?... Ya dünyaya özgürlük getirme ideolojisi ne olacaktı? O olmazsa batı medeniyetinin koca orduları ne halt edecekti? Totalitarizmin altında ezilen uluslar şimdi özgür sayılırdı. Diktatörlerin yönettiği ufak tefek ülkeler vardı ama onları zaten kendileri başa getirmişti...
Velhasıl merkezden yönetilen ekonomik anlayış çökmüş, kapitalizm üstünlüğünü ispat etmişti. kendisi gibi batının aydınlanma felsefesinden doğan marxist ideoloji alt edilmişti, yanlışlığı kanıtlanmış ve tarihin karanlık sayfalarına gönderilmişti. Ekonomileri tas tamamdı. Ya onunla örtüşen liberal demokrasi? Birilerinin özgürlüğe ihtiyacı olmalıydı.
Kendilerini hep düşmanları üzerine tanımladıkları için olaya hep ideolojik boyuttan bakmışlardı. düşman kardeş yok olunca kendilerini nasıl tanımladıkları da soru işaretlerine boğuldu. onlar artık komünist-olmayanlar değildi. ekonomi işin içinden çıkınca devreye kültür girdi. evet, onlar batı medeniyetiydi, tüm dünyaya kendini ispatlamış kapitalist batı medeniyeti.
Fukuyama adındaki şahıs kültür üzerine basit bir makale yazmıştı. Ama o makale olay oldu. Herkes bir anda üzerine üşüşünce hemen kitap haline getirdi. sevinci ve şoku yaşayan batılıların duygularına tercüman olmakla kalmadı, gidilecek yola işaret levhaları da koydu. Tarih bitmişti, zira insanlığın bundan sonraki yolu kapitalizmdi. Kendileri ise tüm dünyaya yayılıp kendisine benzetecek olan üstün batı kültürüydü.
Kendilerini kültür ile tanımlamaya başladıkları anda dinin önemimi fark ettiklerinden olsa gerek artık düşman da hazırdı: İslam. herkes bir anda ABDnin kendine düşman olarak İslam'ı seçtiğini söylemeye başladıklarında aklı başında olanlar bunu absürt bulmuştu, zira daha El Kaide'nin temelleri atılmamıştı. O zaman kadar birlikte çalıştıkları, irili ufaklı, boş örgütlerden oluşan bir düşman olmazdı. ama kollar sıvandı, Başkanları yaptığı açıklamalar ile müslümanlar tahrik edilmeye başlandı, gizli sevisleri islamcı örgütleri el altında destekledi, gazeteleri televizyonları müslümanlara atıp tutar oldu. Bir anda yeni bir örgüt kurulamayacağı için sadece çatı örgütü olarak El Kaide ismi anılmaya başlandı.
Bush'un üzerine bu yeni elbise terzisinin elinden çıkmış gibi tam oturdu. Hem petrolcü hem dindardı. Bir taraftan haçlı seferleri diyor, diğer yandan Irak'ın petrollerinin rezervlerini duyunca heyecandan titriyordu.
Yeni düşmanla birlikte artık batılılar rahat bir nefes alabilirlerdi: Silah sanayileri tam hızında yeni teknolojik devrimler yapabiliyordu, orduları ülkeler işgal ediyor, kendilerini tanımlayabiliyor ve dünya halklarına özgürlük götürmeye devam edebiliyorlardı... Her şey tastamam görünüyordu.
Ama sadece görünüyordu...
Bir de yavaş yavaş görünmeye başlayanlar vardı. Aslında onlardan bazıları çok önceleri görünmeye başlamış ve üzeri kapatılmaya çalışılmıştı;
Üstünlüğünü ispat eden kapitalizm çevreyi harap etmiş, ozonu inceltmiş, sıcaklıkları yükseltmişti.
Sadece Afrika'da değil, diğer priferide de gıda fiyatları tavan yapmış, halk sokaklara inmiş, açlık tahayyül etmişti...
Asyadan üstün kapitalizmi kabul etmiş yeni aktörler şimdi arka bahçelerindekilerle ticaret, savunma anlaşmaları yapmakla kalmamış heryerde top koşturur olmuşlardı.
İçeride ise kendi ülkesinde sosyal sistem çökmüş ve değişim değişim diye slogan atan bir siyah başkan seçilmek zorunda kalınmıştı.
Anti Kapitalistler Cenova'dan sonra ortadan kaybolmamış, Atina'da tekrar ortaya çıkıp düzenlerini değiştirmek istediklerini beyan etmişlerdi...
onlara göre belki de bunların hepsi fasa fisoydu. Ama ya ekonomik kriz...
İşte mesele burada kopuyor; Neoliberaller 20 yıldır Kapitaliz'e tapıyorlardı, hemen her on yılda bir ortaya çıkan ufak tefek krizlere bir kulp takıp berteraf ediyorlardı. ama bu defaki öyle böyle bir şey değil. 1929 bunalımından daha da ağır olacağı söyleniyor. Kendileri de bunu itiraf ediyor.
1929 da cerayan eden Kara Buhran dünyanın şeklini şemalini değiştirmişti. Etkileri ikinci bir dünya savaşı çıkmasına neden oldu. Faşizm doğdu, yayıldı ve milyonların canını aldı. Sınırlar değişti. Bretten Woods'u, Keynes'i ve dolayısıyla Refah Devletini, Sosyal Devleti ve Fordizm'i, Neoliberalizmi vs vs nicelerini başımıza musallat etti. Sonuçta Dünya değişti.
Şimdi o herşeyi değiştiren "Kara Buhran"dan daha kötüsünün başlangıcındayız. Ve içimizde abartılı bir merakla dünyanın nasıl değişeceğini tasavvur etmeye çalışıyoruz...
Demek ki herşey yalanmış. Kapitalizm üstün falan değilmiş. Eğer gerçekten buna inandıysalar, hem kendilerine hem bize yalan söylemişler. Şimdi ne kendilerini tanımlamaya çalışıyorlar, ne de üstün olduklarını söylüyorlar. Oturmuş masada kara kara fabrika depolarındaki malları ne yapacaklarını düşünüyorlar.
7 Aralık 2008 Pazar
Akşamdan Geceye Doğru Dönerken Yelkovan Melankoliktir
sonra bilinç ölmek üzeredir, yatak çığlıklar atarak çağırır sizi. yorganı kendinize sevgili yapıp bilinç altına doğru yolculuğa çıkarsınız. ama hayat sabah tüm iğrenç gerçeklikleri ile sizi beklemektedir. ve bu yüzden derinlerde bir korkuya kapılırsınız...
6 Aralık 2008 Cumartesi
aynadaki ile konuşmalar
sonra aynalardan sıyrılıp günün herhangi bir saatinde herhangi bir mekanında herhangi biriyle konuştuktan sonra kendime sorardım "eee heval, ne yaptın sen öyle" yada "ulan iğrenç bir adamsın sen, rezil oldun" der, gülerdim yolda yanımdan geçenlere aldırmadan...
konuşurdum kendimle doyasıya... yanlızlıktan değildi bu, kendimle olan samimiyettendi... severdim aynadakini, gülüp geçerdim, çok dalga geçerdim... kendimle olan her muhabbetten sonra kendime biraz daha yaklaşırdım. onu daha çok severdim, daha tatlı bulurdum anlayacağınız...
hele de sevgili terketmişse eğer o zaman malzeme boldu, "ulan yine mi terkedildin sen" demek ve beynimin ince derin noktalarından sızlayan dalgaları alaşağı eder ve güldürürdü beni... beni kendimle olan muhabbetin tadına en çok dostlardan kazık yediğimde varırdım... gülerdim yaptığım şakalara.
insanın kendi kendine konuşması aptallık göstergesi olabilir belki, ama kendisiyle konuşması samimiyet dercesini gösterir... aynadakiyle her muhabbet sonrası samimiyet artardı...
1 Aralık 2008 Pazartesi
Kapitalizm Komada
ama bu kriz kapitalizmin sonu anlamına gelmiyor (gelmesini herkesten çok ben isterim)...en fazla sonun başlangıcı falan olabilir... kapitalizm sadece finans piyasalarından oluşmuyor. olayın bugünlerde ortaya çıkmasının nedeni kapitalizmin hiç bu kadar asalaklığını abarmamasıydı... üretilen mal ve hizmetler üzerinden birileri gereğinden çok fazla nemalanmaya başlayınca bunlar ortaya çıktı. kapitalistlerin kendileri bile finans piyasaların iğrençleştiğini ve sistemin kendisini yeniden üretimini engellediğini aylar önce yazmaya başlamışlardı... ama karşılarında savunmasız köylüler yerine oligarşi duruyordu, seslerini kesince olay bu hale geldi....
bu kriz ne hal alır kimse tahmin edemiyor... yayılabilir ve globalleşmiş dünyada Bangladeşli bir köylüye varıncaya kadar herkesi etkileyebilir... sonra devletler yeniden meydana çıkar, yeni ve sert finansal düzenlemeler yapılar sonra yaralar sarılmaya başlanır...
sonrasında en iyi ihtimalle ömrünü birkaç on yıl daha uzatır... dünya çok kutuplaşır ve uluslararsı sisteme yeni asyalı aktörler çıkar ve afrikayı biz daha iyi sömürürüz diye plan programm yapmaya başlarlar...
nereye kadar?
yiyecek krizi, enerji krizi ve ekoloji krizinden sonra zaten dünyada katledilecek çok şey kalmadı... sol stalinzmden kendini sıyıramzsa zaten alternatif olamayacak... belki 15.yy da dinde kaldığımız yerden devam ederiz... sefalet ve hastalık içinde hemde....
Burjuvazinin AKP Versiyonu
Bir şeyi belki de yanlış biliyoruzdur: Burjuvazi’nin ilerici yönü’nün var olduğu görüşünü. Aydınlanmacı akıldan türeyen düşünceler bize burjuvazinin güçlenmesiyle birlikte aristokrasiye saldırıp yıktıklarını ve dolayısıyla tarihsel anlamda dialektik bir gelişmenin yaşandığı anlatılıp durdular.
Ama bu sürecin nasıl yaşandığı konusunda nedense genelde üstten geçildi. Burjuvazi güçlendiğinde aristokratların elindeki gücü alıp onları ve kiliseyi hemen çizginin dışına atmadı. Sürecin tam tersi şekilde güçlenen burjuvazinin aristokratlara rakip olmak yerine onlar gibi giyinip, onlar gibi yemek yiyip kısacası onlar gibi yaşamaya çalıştığı ve dolayısıyla onların elinde bulunan güce ulaşmaya çalıştığı şeklinde olduğunu gösteriyor.
Burjuvalar da diğerleri gibi güce tapar ve ona ulaşmak için mücadele eder. Ele geçirdiğinde ise ona sarılıp bırakmaz.
1900’lerin başında Hitler’li, Mussolini’li totaliter rejimlerin de varolduğu Avrupa’daki mevcut yapıdan etkilenen ve yeni bir ulus-devlet yaratmaya niyetlenen depeden inmeci Kemalist kurucular dini ve Kürtleri saf dışı bıraktıklarında sekuler ve üniter bir devlet kuracaklarını sandılar. İttihat ve Terakki’nin yeni modeli olan Kemalizm onlarca isyanı bastırdıktan sonra topluma yeni bir elbise giydirmeye kalktığında bütün dikişleri patladı. 49’lar hareketi ile Kürtler ve CHP dışındaki ilk ikinci parti başlayan islami hareket tahakkümde sınır tanımayan egemen kemalistleri on yıllar boyunca iki de bir görev başına çağırıp durdu.
80 darbesinden sonra değişimden nefret eden kemalizm konjoktürel gelişmelerle birlikte türk-islam sentezi adı altında islam ile barışmaya çalıştı. Adil düzen söylemiyle alternatif bir sistem önerdiğini söyleyen refah partisine geçici de olsa hükümete gelmesine izin verildi. 28 şubat hikâyelerinden sonra yenilikçi kanat (kapitalist demek daha doğru olur) AKP adı altında ortaya çıktığında (taşradaki küçük burjuvaziyi temsil ettiği herkesin malumudur) merkez partisi olduğu iddiasıyla liberaller ile kol kola girip mevcut sisteme alternatif hareketlere giriştiler. AB yolunda birçok yasa değişikliğine gidip değişim yönünde adımlar atarken pragmatist yaklaşımlarını da hiç bırakmadı. Her adımları başlarında sopa ile bekleyen orduyla karşılıklı al-ver manevraları ile geçen yıla kadar gelindi. Hükümet olmak yetmiyordu, iktidara da taliptiler…
27 Nisan 2007 e-muhtırası köşe taşı oldu. Ve hemen arkasından Erdoğan Büyükanıtta görüşme teklif etti ve 4 mayısda Dolmabahçe sarayındaki başbakanlık bürosunda bir cuma namazı sonrasında bir araya geldiler: Ve dışarıya içtikleri çay adedi bile sızdırılmadı. Ama bir iki gün sonra ortya çıkan gelişmeler görüşmenin içeriğine dair ipuçları sunuyordu. Karşılıklı olarak e-muhtura ve verilen tepkilerin yer aldığı yazılar kendi internet sitelerinden sildiler.
Arkasından dini bütün bir cumhurbaşkanı seçilmesine askerden ses gelmedi, ki hemen her konuda görüş bildiren askerden söz ediyoruz. Ve bir iyi niyet göstergesi olarak 22 temmuz seçimlerinde milli görüşçüler ve arınç gibi islamcı tipler AKP’nin milletvekili listelerine giremediler.
Değişimi yaptığı anlaşma sonucu savsaklamaya başlayan AKP’ye o zamana kadar destekçileri olan liberaller seslerini yükseltmeye başladılar, zira AB konusunda hemen hiçbir şey yapılmıyordu.
Irkçılığın tırmandırıldığı bir ortamda Anayasa Mahkemesi başkanını seçtiler. Askerden yeniden ses çıkmadı. Tabiki karşılığı yine vardı. Ocak ayından itibaren kamuoyuna sunulması gereken ‘sivil’ anayasa ortalarda yoktu. Askerin 80’de hazırladığı anayasa’ya dokunmadılar ve yenisini açıklasalar bile içinde pek bir değişikliğin olmayacağı kesin gibi görünüyor. Yüksek askeri şura kararları’nın dokunulmazlığına yeniden dokunulmadan geçilmesi bekleniyor.
En son AKP eğitim sisteminin beyni olarak nitelenen talim terbiye kurulunun başkanını da değiştirdi. Askerden yeniden ses çıkmadı. Zira askerin başındaki ismin görev süresi bir yıl daha uzatılacağına dair sözler vardı. Ki bu konu yavaş yavaş gündeme gelmeye başladı bile. Eğer görev süresi uzatılırsa sırada ki generallerinde rahatsız olacağı biliniyor. Ve en son kemalizmin cumhurbaşkanlığı, ordu, yargı kaleleri mahv olurken en son saldırı yök e yapıldı ve başkanı değiştirildi.
Ve en son türban tartışmalarında taştan ses çıktı askerden yine çıkmadı. Tüm bunların hepsi AKP ve asker arasında bir işbirliğinin olduğunu gösteriyor. Tabiki bunlar yalnız değiller, yanlarında bir de ABD var. Ama bu özellikle kara operasyonu sonrasında aralarındaki anlaşma ayyuka çıktı. Ve konuşmalarında bizzat erdoğan orduyu savundu.
Ülkenin en önemli sorunu olan Kürt meselesinde de anlaşma sonrası görüş değişiklikleri yaşanmaya başladı. Kürt sorunu benim sorunumdur diyen, üst kimlik alt kimlik tartışmalarını başlatan, ordu bırakmıyor sorunu çözmeye düşüncesini millette oluşturan erdoğan gitti, yerine terörü sınır ötesi hareketle çözmeye çalışan bir erdoğan geldi. Sadece bu da değil, çözüm paketinde çıka çıka son 25 yıldır her iktidarın ağzından düşürmediği sihir formül olarak sunulan ama gerçekte hiçbir ehemniyeti bulunmayan, ağızda çiğnemekten artık kokusu çıkan gap projesi çıktı. Sanki bunun karslıya faydası varmış gibi ekonomik önlemlerin çözümü olarak sunuldu. Tabiki on yıllardır birkaç kişinin dışında hiçkimseyi oradan indirememiş herzamanki sınırlı af yasası da geldi. Tüm bunlar Erdoğanın kürt meselesinde hiçbir adım atmayacağının en açık delilleri olsa gerek.
Ama erdoğan diğer taraftan gözünü tunceli ve diyarbakır belediyelerinden de alamıyor. İkili bu ülkenin kimlik ve kültür altyapılı en önemli sorununu islam kardeşliği safsatasıyla çözmeyi akıllarına takmış gibiler. Sadece din değil onları onlar yapan aynı zamanda kapitalizme de yürekten inanıyorlar. Bu yüzden utilitarist yaklaşıyorlar ve insanı homo economicus olarak algılıyorlar. Bütün o insanların tek derdi para. Paraya kavuşunca onbinlerin ölümüne neden olan ve yüzyıllık geçmişi bulunan sorunu hemencicik ortadan kaldıracaklar.
DTP var olma yok alma savaşının başlamasından hemen sonra diyarbakırda van da imamlar bağırmaya başladı, dahası meclisde de sarı kırmızı yeşilli türbanlı kızlar DTPnin grup toplantılarında ortaya çıkmaya başladılar. Kürtler bu hamlelerle onların dine boyanmış silahlarını ellerinden almaya çalışıyor. Sınır ötesi harakatın tam bir fiyasko olması DTP yi biraz öne geçirmiş gibi görünse de makarna dağıtmaya başlayacak olan erdoğan yerel seçimleri erkene alarak atak yapmak üzere bekliyor. Altan Tan yada haşim haşimi fırlama adaylar olarak AKP diyarbakır adayı olarak gün saymakla geçiriyorlar.
Muhalefet partilerine gelince… CHP’nin yenilgiden bıkmayan, adı bir çok yolsuzluk olayına karışan ve herseferinde demokrasi düşmanlığıyla bilinen baykalı artık kürt sorunun ordunun üzerine atarak kurtulamıyor. Ama dolmabahçe görüşmelerinden haberdar. Ve bu yüzden o da seçim listelerine emekli subayları almadı. ‘gölge etmesin başka ihsan istemiyoruz diyerek türban tartışmalarında ordunun sessizliğine karşı tepkisini gösterdikten sonra pusuya yattı. Kara operasyonun abd isteğiyle bitttiğini görünce kılıçlarını çekti bahçeli ile birlikte ve saldıraya geçti. Şimdilik kemalist son kale olan yargıya umutlarını bağlamış durumda. Ki danıştayın zorunlu din derslerini iptal etmesi ulusalcıların karşı atağı olarak hala ayakta olduğunun bir göstergesi. Ve açılan kapatma davası yargının son hamlesi.
Eğer bu anlaşma planlandığı gibi büyükantın görev süresinin uzatılmasıyla sonuçlanırsa en az bir buçuk yıl daha akp den herhangi demokratikleşme adımı beklemek saflık olur, ancak sırada bekleyen askerlerden tepki gelmeye başlarsa görev süresini uzatma hikayesi suya düşebiler. Şahin olarak bilinen sıradaki başbuğ ile ulusalcıların daha iyi anlaşması bekleniyor.
Anlaşma yürülükte kaldığı sürece ikinci bir akp göreceğiz karşımızda. Demokratikleşmeyi askıya alan, sade muhafazakar, şiddeti dayatan, özelleştirmeci, islami ve milliyetçi bir akp bizi bekliyor. Tabiki artık kapatılma davasıyla birlikte mağdur olduk edebiyatıyla kendisini daha da güçlendirecektir.
Ordu ile anlaşma dışında hiçbir seçeneği olmayan akp diğer köşebaşı aristokrasisi olan yargı’ya karşı farklı bir taktik geliştirdi. Karşısında mermili toplu tüfekli bir güç olmayınca yasamanın gücüyle yargıyı alt edeceğini düşündü. Ve başladı çıkardığı yasalarla saldırılara… yargıtay’ın oda sayısını düşürüp etkisizleştirmeye çalıştı. Anayasam mahkemesinin başkanını değiştirdi. Savcılar ve hakimler yüksek kurulunun yapısına direkt müdahale ve özerkliğini alt etmeye kalkıştı.
Ancak %47nin zafer sarhoşluğundan olsa gerek abartılı şekilde kendine güven duydu. Hatta o gazla alaman memleketinde cdu’lulara artislik yapıp geldi. Bu nedenle olsa gerek yargı konusunda çok ileriye gitmedi Ve yargıtay başsavcısının kapatılma ile ilgili aylar öncesindeki ihtarına rağmen hiç oralı olmadı; kendince ‘’buna cesaret edemezler’’ diye düşünmüştü… ama oldu. Ve şimdi yeniden erken seçimden anayasa mahkemesinin üye sayısının arttırımına kadar yasamanın verdiği sayı üstünlüğü ile alt etmeye çalışacağı tahmin ediliyor…
Şimdi taşra burjuvasinin temsilcisi olan akp nin hiç de kemalist aristokrasisinin en önemli yapısı olan ordu ile kavga içinde olmadığını, tersine tek istediklerinin onlar gibi devlete egemen olmak istediklerini, onlara benzeyerek, onlar gibi bir hayat sürmek istediklerinin en iyi göstergesi oldu. Aydınlınma çağındakiler gibi kendisine rakip olan diğer aristokratları da gücüne dayanarak bir şekilde alt etmeyi denemeye kalktı. Hep birlikte yeniden burjuvazinin ileri yönlerine tanık olduk!
Aydınlanma felsefesinin aldanan liberallerin bir kısmı halen akp den özgürlük beklemeye devam ediyorlar. Ama anarşist felsefesefen habersiz olduklarından gücü ve onun etkilerini görmezden gelmeye devam edip aldanmaya daha devam edecekler gibi görünüyor…
Tüm sorunların kaynağı: Solun yokluğu
belkide on yıllar sonrasındaki herhangi bir zaman aralığında politik bilimciler bu ülkenin şuanki durumunu solun yokluğunda memeleketin ne hale geleciğine, neler olabileceğine örnek olarak sunacaklar öğrencilerine...
sol gerçekten de bir ülkenin sahip olması gereken en asli politik faktördür... sol cinsiyet ile ilgili olanlardan azınlıklara haklarına kadar bir çok alanda özgürlüklerin genişletilmesini talep eder... ve böylece değişimden, ilerlemeden yana talepleri için mücadele eder. bu bir toplumda yaşanacak olan sıkıntılara, travmalara, acılara karşı en büyük panzehirdir... toplumun önünü açar... ve burada sayılamayacak kadar tüm toplum için olumlu etkileri söz konusudur...
solun diğer en önemli fonksiyonlarından biri de özgürlüğün en önemli koşulu olan eşitlik talebidir... bu da en az özgürlük kadar öenmlidir... toplumun alt katmanlarındakileri korur, egemenliklerin ortaya çıkmasını engeller veya en azından etkisini azaltır. haksızlıkların önüne geçer etc....
bazı saflar tarafından chp'nin sol olarak görülmesi komedinin iğrenç bir geyiğinden başka bir şey değil... eğer akp taşra burjuvasinin temsilcisiyse chp de kökleşmiş egemen burjuvazinin temsilcisidir ve bunu tartışmak tamamen abesle iştigal olduğuna inanıyorum... chp bugün hem özgürlüğün hem de eşitliğin en büyük düşmanlarından biridir...
gerçek sol 80'den sonra 90 lara kadar kör topal ilerlerdi ancak 93'lerden sonra tamamen çöktü... bunda uluslararsı konjoktürün etkisi (sovyetlerin çöküşü v.b.) olduğu bir gerçektir... ama bugün ispanya italya yunanistan fransa hatta almanya ve ingiltere solu ya iktidarlar yada anamuhalefetindeler... sosyal demokrasinin liberalleşmiş versiyonları bile olsa varlar...
bu yüzden türk solu çöküşün gerçek nedenini kendi içinde aramalıdır...
tabiki diğer sosyal olaylar gibi bunun da tek bir nedeni yok... onlarca şey söylenebilir bu konuda... ama en önemli nedeni haluk gerger'in dediği gibi kürt sorununun ortaya çıkardığı bir 'türk sorunu' var. türk solu 90ların ilk yarısından itibaren militarist baskıcı bir yönetimin ortaya çıkmasında kürt hareketini sorumlu tuttu... ama kürt sorunun çözümü için elinden gerekli gayreti göstermedi, isteksiz davrandı... zira ne kemalizmden tam anlamıyla sıyrılmıştı ne de milliyetçiliğinden... sonuçta bumerag gibi dönüp gelip kendisini vurdu... ırkçı hava ülkede yükseltilirken hep yanlış politikar uyguladı...
sonuçta kullandıkları jargonla ne halka ulaşabildirler, ne ortadoks marxist görüşlerinden taviz verdiler, ne bölünmüşlüklerden kurtulabildiler, ne de neofordizm ve globalleşme ile yaşanan değişiklikleri görüp 70lerin mücadele yöntemlerinden taviz verdiler etc...
deniz baykalın chp'si ülkenin anamuhalefet partisi olan shp'yi içini alıp yok etti... aşkın ve devrimin partisi bölündüğü gibi hemen hiçbir amacına ulaşamadı etc...
bu hikaye anlatmakla bitmez... zaten bizimkiler rakı sofralarında bu mevzuları yeterince tartıştılar...
şimdi somut öneriler konusuna gelince:
bu ülke korkularla fobilerle idare ediliyor... egemenler iki ayrı korku salınıyor insanların yüreğine... a) kart kurt meselesi b) yobazlar
bu iki ana meselesyle kendi egemenliklerini legitime ediyor ve halkın rıza göstermesini sağlıyorlar...
öncelikle bu ülkenin en önemli meselesinde bir türk gibi değil de bir insan gibi düşünmek gerekiyor... azınlık sorunları konusunda sonuna kadar özgürlükçü bir anlayış sergilenmeli... merak etmeyin şuanki koşullarda isteseniz de kürtler ayrılmazlar, ayrılamazlar... ancak ileriki yıllarda iki toplum arasındaki kin ve nefret zorla devam ettirillirse yanyana yaşamak bayağı zorlaşacak... kürtler adına şimdi mücadele verenler kendilerine lider yerine peygamber yaratsalar da, hiyerarşik yapılansalar da etc. sonuçta kürtler bu ülkenin düze çıkmasında en önemli görevi yerine getiriyorlar... meclisteki temsilcileri solcular... kürt sorunu bir şekilde çözülürse ulusalcılar halkı kandırmak için bayağı zorlanacaklar... o yüzden solun ilk yapması gereken şey bu ülkenin en önemli meselesinde eski hataları tekrar etmeden, milliyetçilikten sıyrılarak soruna demokratik çözümler sunmaktır... belki solun güçlenmesi için olmazsa olmazlarından değildir ama ülkedeki militarist milliyetçi baskıcı yönetimin çökmesi için son derece gereklidir...
kemalizmin zorla dayattığı laiklik hikayesi de çatırdıyor... ancak müslümanlar menders'ten itibaren ülke yönetimine katılldırlar, sonradan partileri hükümet oldular... yani öyle dışlanmışlıkları falan yok... zaten kemalistler onları sola ve azınlıklara karşı kullanıyor, bu yolla solu çökertmeye çalışıyor... 80 darbesinden sonra onlar zorunlu din derslerini getirdiler, onlar diyanete her türlü desteği sağladılar, imam hatipleri açtılar... onların tek derdi islami kesimin güçlenmesi değil, sadece kendi iktidarlarını tehlikeye düşürmemesi... devletlerinin temeli sayılacak şeyleri (ki bunlar onların iktidarlarının da temelildirler) ellerini sürmedikçe istediklerini yapmalarına izin veriliyor... erbakan adil düzen denen saçmalıklarla dolu bir sistemi kapitalizme alternatif olarak sunduğunda ve bu konuda sınırları aşmaya başladığında ipi çekildi...
solun bu konuda yaklaşımı ne olmalıdır meselesine gelindiğinde şunlar söylenebilinir...
özgürlük adına atılan adımlar desteklenmeli... zira gerçek anlamda özgür bir ortam oluşursa bundan en karlı solcular çıkar... solun bu halde olmasının nedeni bu baskıcı rejim zaten...
sanırım en önemli örnek türban meselesi... daha önce bu forumda da yazdığım gibi bu mesele oligarşinin kendi arasındaki güç mücadelesidir...
türban ortaçağ arap kültürünün bir yansıması olduğu herkesin malumu... ve kadının aşağılanması baskı altına alınması için bir baskı mekanizması gibi çalışır... insalığın bu aptal mevzuları yüzyıl öncesinde üzerlerinde atmaları gerekiyordu ama toplumu afyonlamak isteyenler devam ettirdiler... sonuçta türbana karşı çıkmak hiç de kemalistlerin iddia ettiği gibi bir ilericilik örneği değildir... zaten bunu iddia etmek komikliktir...
gelelim türbanın serbest bırakılması meselesine... sade türbanı savunmak da özgürlükçülük değildir... zira türbanlı olanların dünya görüşü tamı tamına özgürlüklere düşman... onlara özgürlük denildiğinde sadece kendi özgürlüklerini anlarlar, diğer özgürleklerden bahsedildiğinde bunu küfür sayarlar...
peki o zaman yerimizde oturacak mıyız?
biz anarşistler için din olgusu çoktan ve yeterince deşilmiştir ve hakketiği gibi tamamiyle rededilmiştir... kendi adıma değil dinsel simge olarak kullanılan bir bez parçasını kafasına ne istiyorsa onu takıp gitmesinde bir sakınca görmüyorum... ama sade türbanın özgürlüğünü savunmak akpnin politikalarına katkı sunmaktır... bu yüzden yapılması gereken şey tüm özgürlükler adına mücadele etmektir. zaten türbanın özgürlüğü sağlansa bile diğer özgürlüklere sıra geleceğini düşünmek tamamiyle yanlıştır.
bu yüzden eğer bir elinizde dinsel simgeler için bir pankart tutuyorsanız diğer elinizde mutlaka diğer özgürlükleride talep eden daha büyük bir pankart tutmanız gerekir... sol eğer türbana destek verecekse dinsel simgelerin serbest bırakılmasını değil gerçek ve kapsayıcı özgürlükleri talep etmelidir...
umarım yeterince açık olmuştur...
sol meselesinde daha cok şeyler yazmak isterdim ama konu biraz dağıldığı için yazı gereginden fazla uzadı, bir sonraki zamana bırakıyorum...